STAR ANA SAYFA - 25 Temmuz 2014 Cuma

AK Parti?yle nasıl rekabet edilir?


Doç. Dr. ERTAN AYDIN / Siyaset Bilimci

Kasım ayında iktidar partisi olarak ilk on yılını tamamlayarak, sadece Türk siyasi tarihine değil, şimdiden dünya demokrasi tarihi literatüründe en başarılı siyasi partilerden biri olarak geçen AK Parti’nin hüviyeti, kimliği ve başarısının sırları önemli bir akademik konu olmayı sürdürmektedir. Arap dünyasındaki yeni demokratik partilerin özellikle anlamaya çalıştığı AK Parti tecrübesi, siyasi partiler teorisinde pek çok eski kalıbı zorlayarak, adeta yeni bir parti modeli sunmaktadır. Zira AK Parti, ideolojik eğilim, liderlik ve seçmen tabanı bakımından mevcut kategorileri aşarak, hem kendisi hakkında yeni bir teorik kavramsal çerçevenin kurulmasını gerekli kılmakta, hem de siyaset bilimcilerin Müslüman geleneği ile demokratik siyaset arasındaki ilişki konusundaki oryantalizm uzantılı İslamcılık ve siyasi İslam paradigmalarını yeniden düşünmesine yardımcı olmaktadır.

Devlet misyonerliği

Mevcut siyaset bilimi disiplininde siyasi partiler genelde üç temel kriter içerisinde sınıflandırılırlar.  AK Parti bu üç sınıflandırma kategorilerinde de ezber bozan bir parti olmayı sürdürmekte ve tümüyle nevi şahsına münhasır vasıflar taşımaktadır. Bir siyasi partiyi anlamamıza yardımcı olacak ilk sınıflandırma, “kadro partisi” ile “kitle partisi” arasındaki ayrımdır. Çin Komünist Partisi ve Cumhuriyetin ilk dönemindeki Cumhuriyet Halk Partisi gibi kadro partileri, zaten devleti elinde bulundurduğu için halkın değer ve isteklerine uymak ihtiyacı hissetmezler. Onların ana amacı, devletleri kendi ideolojik vizyonları çerçevesinde yönetirken, halklarının fikir, eğilim ve değerlerini de dönüştürmektir. Bu yüzden kadro partilerinin en önemli misyonlarından bir tanesi, kitlelere kendi ideolojisini yayacak devlet misyonerliği veya kültür devrimi projeleridir. Türkiye’de CHP’nin uygulamaya koyduğu Köy Enstitüleri veya Halkevleri projeleri onun kadro partisi olmasının tezahürleridir. 1930’lu yıllarda CHP içindeki önemli hiziplerden birinin isminin Kadro olması tesadüfi değildir. Ancak, çok partili hayata geçişle beraber serbest seçim sürecinde hem kadro partisi olup, hem de seçim kazanmak imkansız gibidir ki CHP’nin 1950 seçimlerindeki yenilgisi ve ondan sonraki Türk siyasi hayatındaki performansı bu ikilemi çok iyi yansıtmaktadır. Buna mukabil kitle partileri çok partili demokratik sistemlere mahsus olup, ideolojiye sadakati minimuma indirip, kendisine oy veren seçmen kitlesini maksimize etmek için çok geniş yelpazeye hitap eden esnek bir değerler manzumesine sahiptirler. Türk siyasi tarihinde Süleyman Demirel’in liderliğindeki Adalet Partisi veya 1980’lerin ANAP’ının en iyi örnekleri teşkil ettiği kitle partileri, içlerinde mümkün olduğu kadar değişik eğilimleri, farklı fikirleri ve grupları almaya çalışıp, imkan olsa her türlü insanı kendilerine çekmek için ideolojisiz olmaya çalışırlar.

Demirel’in uygulamaya çalıştığı en pragmatik kitle partisi modelinde, aynı partiye hem nurcuları ve hem de masonları çekmek mümkün olabilecektir. Ancak bu kadar esnek olunduğunda, bu tür kitle partileri kendilerini zor zamanlarda ayakta tutacak ahlaki ilkeler ve vizyondan mahrum oldukları için, çok çabuk sarsılıp, inandırıcılıklarını yitirebilmektedirler. Bu, kitle partilerinin hiç bir değerleri olmadığı anlamına gelmez. İngiltere’de Margaret Thatcher yönetimindeki Muhafazakâr Parti’de gördüğümüz gibi, bazen seçmenlerinin değerlerini temsil ettiğini savunan bir kitle partisinin lideri, seçmeni “düşük vergiler, özelleştirme, serbest rekabet ekonomisi” gibi konularda dönüştürmeye çalışıp, öncülük de edebilir. Nitekim Turgut Özal dönemindeki ANAP, seçmenin değerlerini yansıtan bir kitle partisi olmasına rağmen, yine ekonomik liberalleşme, dini özgürlükler, medya özgürlüğü ve Türkiye’nin globalleşmesi gibi konularda seçmenin değerlerini dönüştürmeyi de başarabilmiştir. Ancak, yine de ANAP’ın tüm değişik toplum kesimlerine ulaşmada başarılı olan çok eğilimli kitle partisi olma özelliği, liderlik kadrosunun birliği için bir problem teşkil edip, kısa sürede partinin dağılmasına yol açmıştır.

Kadro ve kitle partisi farkı

Kadro ve kitle partisi ekseninden AK Parti incelendiğinde, muazzam başarılı bir kitle partisi olmasına ve Türk toplumundaki her kesimden oy alabilmesine rağmen, üst düzey parti liderleri arasında ideolojik bir öncü grup tavrı olmadan ortak demokratik bir vizyon görülmektedir. Böylece AK Parti, ANAP’ın yaşadığı bölünme ve parti içi hiziplerin, ideolojik bir kadro kurmadan da aşılabileceğini göstermiştir. Bu prensip ve vizyon birliğine sahip, ideolojik kadrosuz liderlik dayanışmasının önemli bir sebebi, AK Parti’nin ilkeler ve vizyon konusundaki tutarlı performansı olmuştur. Örneğin 27 Nisan muhtırasının ertesi günü, Demirel-vari bir parti liderliği yada Mesut Yılmaz ile Tansu Çiller örneğinde görülen kitle partisi modelleri, tabanına ve kadrosuna güvenemeyeceği için hemen geri adım atabilme ihtiyacı hissedecektir. Oysa, AK Parti, böyle önemli bir askeri müdahale karşısında, bir kitle partisi olmasına rağmen direnme cesareti gösterip, bu süreçte bir kaç istisna dışında liderlik kadrosundan kimseyi kaybetmemiştir.

Partileri sınıflandırırken kullanılan ikinci önemli kriter olan ideolojik eğilim konusu, AK Parti’nin en az anlaşılan yanlarından biridir.  İktidara geldiği zaman onun hakkındaki en yaygın dış ve iç kanaat, AK Parti’nin “anayasal” bir parti olmayıp, yarı-devrimci ideolojik bir parti olduğu ve zamanla Türk anayasasının temel değerlerini dönüştürüp, yeni bir rejim kuracağı tezi idi. Nitekim 2004’deki darbe hazırlığı yapan askerlerin ve Türk ordusuna AK Parti’ye baskı yapmasını telkin eden ABD yönetimindeki bir kesimin AK Parti analizleri bu ideolojik devrimci parti tespitine dayanmaktaydı.

2008’de Cumhuriyet Başsavcısı’nın AK Parti için açtığı kapatma davası da mevcut anayasayı ortadan kaldırmaya çalışan İslamcı parti tezine dayanmaktaydı. Bu radikal İslamcı parti analizlerinin aksine, son on yıllık tecrübe AK Parti’nin anayasal düzeni yıkıp, yepyeni bir düzen kurmaya çalışan bir devrimci parti olmadığıdır. Ancak, Türkiye’de son on yıldaki değişikliklerin genel toplamı göz önüne alınırsa, bu süreçte bir “sessiz devrim” yaşandığı da inkar edilemez. Kapatma davasından sonra daha da güçlenen parti, 12 Eylül 2010 referandumu sonrasında bu sefer kendisini kapatmaya çalışan yargı sistemini anayasal revizyonla dönüştürmeyi başarabilmiştir. Netice olarak, on yıl önce askerin siyasi vesayeti veya yargının demokratik haklar üzerindeki vesayeti gibi problemler bugünün Türkiye’sinde pratiği imkansız hale gelebilmiştir. Bugün AK Parti muhalefeti dahi onun ideolojik bir İslamcı Parti veya “irticacı” olduğu tezini artık kullanmamasına rağmen, Türkiye’deki rejimin bazı yönlerini tedrici olarak değiştirme başarısını kabul etmektedir.

AK Parti, üçüncü önemli ayırıcı kriter olan, sağ ve sol ideolojik eğilim konusunda da ezber bozmaktadır. Genelde sol eğilimli siyasi partiler (sosyal demokratlar, yeşiller partisi veya sosyalist partiler) ekonomik dağılım, eşitlik veya başka konularda seçmen desteğiyle değişimi savunurlar. Özgürlük, eşitlik, sosyal dayanışma, haklar, ilerleme, reform ve uluslararası işbirliğini savunan bu değişim partilerinin karşısında, muhafazakâr ve sağ partiler, var olan sistemi devam ettirmek isteyip, otoriteyi, düzeni, geleneği, milliyetçiliği ve bireylerin olan yükümlülüklerini savunurlar. Bu “değişim” eksenli ideolojik ayrışma son dönemlerde yeni şekiller alabilmektedir, zira oy kaygısıyla işçilere hitap etmesi gereken sosyal demokrat partiler işadamlarının veya ekonomik gücü elinde bulunanların menfaatlerine dokunmak istemeyen ideolojisiz bir parti olma yoluna giderken, toplumsal dönüşümden rahatsız olan bazı muhafazakâr partiler değişim isteyebilmektedirler. İdeolojik eğilimin muhtevası bakımından incelendiğinde AK Parti’nin değişimi önceleyen sol parti özellikleri ile Müslüman değerler ve demokrat hassasiyetleri birleştirebildiğini göstermektedir. Eskiden sağ partilere oy veren Türkiye’nin muhafazakârlarını, 12 Eylül darbesi sonrasında mağdur olan sol görüşlü vatandaşların acılarını veya Dersim’in hatırasına sahip çıkmaya ikna edilebilmiştir. Burada AK Parti liderliğinin kamuoyu araştırmalarına bir yandan büyük önem verirken, önemli ilkeler konusunda kamuoyuna yol gösterip, onu değişik açılımlarla reforma hazırlayan siyasetinin büyük rolü olagelmiştir. AK Parti son on yıl içerisinde Türk siyasetinde en çok kamuoyu araştırmalarını dikkate alan parti olma özelliğini korumaktadır. Ancak, Kürt meselesi açılımı, milliyetçilik, Kıbrıs politikası ve Ermenistan ile ilişkiler konusunda yer yer kendi ilkeleri çerçevesinde kamuoyundaki hâkim fikirlerden çok farklı siyasetler geliştirip, daha sonra bunu seçmenine izah edebilmiştir.

Ezber bozan parti...

Sağlıklı bir AK Parti tecrübesi analizi için atılması gereken ilk adım, herhangi bir oryantalist İslam ve demokrasi veya İslamcılık tartışmasına bulaşmadan, onun demokrat kimliğini anlamaktan geçer. Dindar Müslüman ilkeli demokrat olamaz veya modernize olmuş İslam, doğru İslam olamaz şekliyle özetlenebilecek ve herhangi bir dindar Müslüman kimliği ile modern demokrasiyi çelişkili gören oryantalist yaklaşım, Türkiye içinde taklitçi batıcılar-gerici İslamcılar tartışması veya Soğuk Savaş dönemi radikal İslam ve batı tartışmasıyla bir medeniyetler çatışması paradigmasına dönüştürülmüştü. Hepsi dindar Hıristiyan olan Jimmy Carter, George Bush, Bill Clinton gibi Amerikan başkanlarının dini değerleri ile demokrasi arasındaki ilişki hiç gündeme getirilmezken veya Avrupa’daki siyasi parti liderlerinin hangisinin dindar Hıristiyan olduğu ya da olmadığı hiç tartışılmazken, Müslüman ülkelerdeki demokratik parti liderlerinin dindarlıklarının sürekli gündemde tutulması oryantalizmin gazetecilik dilinde ve siyaset analizlerindeki etkisini açıkça göstermektedir. AK Parti’nin ilkeli ve başarılı demokrat vizyonu, hem AB yanlısı siyasetlerle medeniyetler çatışması tezini çürüttü, hem de Arap dünyasındaki baskıcı laik rejimlerin demokrasi olursa fundamentalist Müslümanlar iktidara gelir sloganını anlamsız kıldı. Böylece demokratik bir sistemde Müslümanların, tabii olarak kendi değerlerini siyasete yansıtabileceğini ve bunun demokratik hayatı zayıflatan değil bilakis güçlendiren bir süreç olabileceği gösterilmiş oldu. İnsanların dini değerleri ile siyasi tercihleri ve tavırları arasında muhakkak bir tür ilişki vardır, ancak, bu ilişki Türkiye ve dünyadaki her siyasetçi için geçerli olup, buna dayanarak bir ideolojik dini kadro tezi ortaya çıkarmak ve AK Parti kurmaylarının politikalarını sadece din eksenine indirgemek tutarsız bir akademik analizden öteye gitmeyecektir. AK Parti’nin Türkiye’deki hakim değerler sistemi ile insan hakları, azınlık hakları, dini özgürlükler, katılımcı demokrasi ve çoğulculuk gibi evrensel değerler arasında ilişki kurarken, gerçek bir laiklik ilkesi çerçevesinde bu siyasi prensipleri dini bir söyleme dayandırmaktan uzak durmuştur.

AK Parti’nin siyasi partiler tarihi açısında ezber bozan yönlerinin oluşturduğu yanılsama, muhalefetin kullandığı eleştirilerindeki çelişkilerde veya onun başarılarını taklit etmeye çalışan diğer partilerin analizlerinde de görülebilmektedir. Yurt içi ve yurt dışında AK parti muhalifleri, bu partinin İslamcı ideolojik bir kadro hareketi olduğu argümanında başarısız olunca, bu sefer Erdoğan merkezli sivil diktatörlük tezine sarılıp, AK Parti’nin objektif analizini yapmaktan kaçındılar. Buna paralel olarak AK Parti hala hem çok pragmatik ve liberal ve aynı zamanda hem de çok dogmatik ve ideolojik olarak tasvir edilmeye devam etmektedir. Öte yandan, bu analiz karmaşası içerisinde AK Parti’nin başarısını taklit etmeye çalışan Arap dünyasındaki siyasi partiler, ideoloji, kadro, kitle desteği ve prensipler konusundaki AK Parti sentezini anlamakta zorlanmaktadırlar. Örneğin, Mısır’daki Müslüman Kardeşler teşkilatının kurduğu parti, kitle partisi olma zorunluluğunun farkında olmasına rağmen, ideolojik, fikri ve dini alandaki dar kadro anlayışları sebebiyle bu konuda AK Parti tecrübesinden görece uzak bir pratik sergilemektedirler. Arap dünyasındaki İslamcı grupların AK Parti örneğinin başarısını yakalaması için önce AK Parti tecrübesinin Müslüman değerler, ve demokratik siyaset hakkında gösterdiği köklü paradigma değişikliğini sağlıklı bir şekilde değerlendirmeye ihtiyaç duymaktadırlar. Umarız, Türk ve dünyadaki siyaset bilimcileri, geçici polemiklerin ve ikiliklerin ötesine geçerek, 10 yıl içerisinde Türkiye’de ve dünyada pek çok önemli pozitif dönüşüme katkıda bulunmuş olan AK Parti’nin siyaset modelini daha ciddi bir şekilde tahlil etmeye başlarlar.

ertana@gmail.comk